İstanbul Bienali'nde resmi tarihin bizden bunca yıldır gizlediği bir kesit sergileniyor: Atatürk 'ün Marksist, feminist ve Yahudi Safiye Behar ile otuz yıl süren gizli ilişkisi. Belgelere göre Behar, Atatürk'ün üzerinde derin izler bırakmış, özellikle de onun kadınlara bakışını etkilemiş, aydın ve kültürlü biri. Yirmili yıllarda Chicago'ya gittikten sonra da Atatürk'le bağlantısını koparmamış. Safiye'nin Deniz Apartmanı'nda İstanbul'daki evinin canlandırıldığı sergide, gençlik fotoğraflarından Mustafa Kemal'in kendisine yazdığı mektuplara, İngilizceye çevirdiği Nâzım Hikmet 'in 'İnsan Manzaraları' ndan torunu ile yapılan kapsamlı röportaja değin zengin bir tarihsel malzeme sunuluyor.
Özlem ve sevgi dolu mektuplar
Atatürk'ün ilk kez sergilenen bu mektuplarını okurken şaşkınlık ve heyecan içindeyim. Bizim gibi feodal bir toplumda bir kadın ve erkek arasında (bu erkek Atatürk bile olsa) bu kadar uzun yıllara dayanan, bu kadar sevgi ve güven dolu, verimli ve üretici bir dostluk olabilir mi? Ve en önemlisi, bu ilişki nasıl bunca yıldır gizlenebilmiş? Mustafa Kemal 1911'de yaralı olarak yattığı İskenderiye Hastanesi'nden yazdığı mektupta, Safiye'ye okumak istediği bir Alman felsefecisinin adını soruyor. Mektubu özlem ve sevgi dolu. 1923'te yazdığı mektupta, annesinin ölümünün onu ne kadar sarstığını ve teselliyi içkide bulduğunu söylüyor. Karamsarlıkla dolu olan aynı mektupta Latife ile evleneceğini haber veriyor. Bu nasıl bir evlilik olacak? Korku ve kaygı dolu sözleri (''Umarım bu evlilik felakete dönüşmez, çünkü kendisi yapmacık saflığı ve patronluk taslayışıyla daha şimdiden sinirime dokunuyor'' ), bizim toplumumuzda bugün bile geçerli olan yerleşik kadın imgesine nasıl kuşkuyla baktığını dile getiriyor.
Fransızca olarak yazdığı son mektubunda ise Safiye'ye takılarak, ''Aşırı milliyetçilik duygusu ile beni baştan çıkarmaya mı çalışıyorsun?'' diye onun mektubu neden Türkçe yazdığını soruyor. ''Ne olursa olsun, ben her zamanki lisanımıza, Fransızcaya sadık kalacağım. Sen, Rousseau ve Tocqueville 'in bu güzel lisanı ile yazışabildiğim çok az sayıda insandan birisin.'' Ancak bu mektupta Safiye'nin Nâzım 'ı bağışlama ricasını geri çeviriyor.
Gerek bu üç mektuptaki, gerek Safiye'nin torunu ile yapılan röportajdaki ipuçlarıyla tarihin gizli sayfasından çıkan Mustafa Kemal öylesine canlı, öylesine yakın ki, neredeyse yanı başımda soluk alıp verişini duyabiliyorum. Gözümün önünde canlanan, kadın-erkek eşitliğini sadece savunan değil sonuna değin yaşayan bir erkek, bir sevgili, bir dost, bir insan. Milliyetçilikle dalga geçebilecek kadar şakacı, Fransızcayı kendi dili gibi benimseyebilecek kadar başka kültürlere ve dünyalara açık, inanılmayacak derecede modern bir insan.
Sanki geçmişin değil de yaşadığımız dönemin, yani bugünün, 21. yüzyılın insanı. Atatürk bir efsane, bir mitos değil; bir insan, gerçek bir insan. Böylesine insancıl ve feodal olmayan bir Atatürk imgesinin oluşması ne kadar heyecan verici. Bu keşfin yeni tarihsel araştırmalara yol açması umudu. Mustafa Kemal klişesinin ve mitinin artık yıkılması umudu. Onunla ilgili şimdiye değin bizden gizlenen belgelerin ortaya çıkması umudu. Geçmişle, bugünün açısından yeniden hesaplaşma, geçmişte bugünü, bugünde geçmişi bulgulama isteği...
Sergiyi gezdiğim akşam Safiye Behar diye birinin olmadığını, Atatürk'le ilgili bu serginin bir kurgu olduğunu öğrendiğimde, ilk anda bunun Atatürk'ü kendi ideolojileri doğrultusunda kalıplaştıran milliyetçilerin çıkardıkları bir söylenti olduğunu düşündüm. Şimdi, şaşkınlık, kuşku ve düş kırıklığını ardımda bıraktıktan sonra şöyle düşünüyorum: Tarihle bundan daha güzel bir hesaplaşma olabilir mi?
Gerçeğe çok yakın
Bu serginin yaratıcısı Avusturyalı sanatçı Michael Blum, gerçeğe çok yakın olan kurmaca bir dünya yaratarak bize tarihi birinci elden yaşatırken kafamızdaki klişeleri ve kalıpları da sorgulamamızı sağlamıyor mu? Öte yandan tarihin de nasıl bir kurgu olduğunu ve nasıl bakış açısına göre değişebileceğini bize yaşatarak göstermiyor mu? Çalışması Atatürk ve yakın tarihimiz üzerine kapsamlı bir araştırmanın ürünü. Belli ki bizde Atatürk'ün nasıl efsaneleştirildiği üzerine kafa yormuş, belki de amacı bu efsaneyi sorgulamak. Öte yandan yarattığı ileri görüşlü, dünyaya açık, kadınlara büyük değer veren Atatürk imgesi örnek alınacak derecede olumlu. Mustafa Kemal'i sadece üniformalı kimliğiyle sınırlandırarak duvar boyu panolara, taş yontulara, yaldızlı rozetlere, kalıplara, ''ah Atam, vah Atam'' klişelerine hapsetmemiş olanlara çok şey söyleyen, çok etkileyici ve düşündürücü bir sergi.
Bu sergiyle ilgili izlenimlerimi kısa süre önce İstanbul Kitap Fuarı'nda ''Gerçekçiliği Yeniden Tartışıyoruz'' açıkoturumunda dile getirdiğimde, gerek konuşmacılar, gerek dinleyicilerden gelen tepkiler de otoriter düşünceyi ne kadar içselleştirdiğimizi gözler önüne seriyordu. Sadece birkaç alıntı: ''Sanatçıların tarihi malzeme olarak kullanmalarını yanlış buluyorum'', ''Böyle bir sergiyi gezdiklerinde gençlerimiz çok kötü etkilenmezler mi?'', ''Neden Atatürk, neden örneğin Evren Paşa' yı ele almıyorlar?'', ''Bu sergi dincilerin ekmeğine yağ sürmez mi?''
Bu sergi ve sergiye gelen tepkiler üzerinde düşünmeyi okuyucuya bırakıyorum.
Haberi faydalı bulduysanız tek dokunuşla paylaşın.
Link kopyalandı. Instagram'da yapıştırıp paylaşabilirsiniz.
0 Yorum
Yorum Yap