Bellek tanıklığından sanat yapıtına
Bellek tanıklığından sanat yapıtına
Tûba İnal, çalışmalarının süreçsel oluşum çizgisi üzerinde, dünden bugüne uzanan yapısal ve organik bir ilişkinin varlığına, izleyicinin bilinçli olarak tanıklık yapmasından yana olmuş ve bu tanıklığa ışık tutacak nirengi noktalarını her zaman saklı tutmuştur. Heykel, onun için zaman ve mekândan bağımsız bir sanat nesnesi değil, aksine, zamanı ve mekânı belirleyici bir bellek tanıklığının sanat yapıtına dönüşmüş ifadesidir.
KAYA ÖZSEZGİN
Heykel, iç mekânla dış mekân arasında, konumlanacağı yere göre oylumsal (hacimsel) değerler üstlenirken bu konumun sınırları üzerinde sessiz bir hesaplaşmaya girişmeyi de göze alır. Söz konusu hesaplaşma, aslında süreçsel olduğu gibi, kendi içinde dönüşümsel gelişmeleri de kapsar doğal olarak. İç mekâna tabi olurken, onun olanaklarıyla bağımlı tutar kendini. İç mekânı, sanatın sığınağı olarak tanımlayan W. Benjamin , sanatı geniş bir çerçeve içinde düşünmüş ve bu çerçevenin anlamına dikkat çekmiş oluyordu. Daralıp genişler, içinde yer alan heykelin konumunu, heykel nesnesiyle, yani madde ( ''matière'' ) olarak heykelle birlikte denetler iç mekân; buradan da yeni bir espas kavramı ortaya çıkar.
Bellek oluşturma çabası
Bu noktada bellek ( ''mémoire'') devreye girer. Sanatçıdan izleyiciye uzanan, ama sanatçıyı, yaptıklarıyla bundan sonra yapacakları konusunda sürekli olarak direngen arayışa iten bellek, izleyiciyi de öncelik-sonralık ilişkisi konusunda düşünmeye zorlar. Heykelin, içinde yer aldığı mekân ve heykel nesnesinin bu mekânla örtüşen yapısallığı, bilinçli gözlemde bulunan izleyiciyi, sanatçının ''iş'' i üzerinde yoğunlaşmaya yönlendirir.
Tûba İnal 'ın sanatçı dünyasında bu tür bir bellek oluşturma çabası, başından beri geçerli olmuştur. Başka bir deyişle Tûba İnal, çalışmalarının süreçsel oluşum çizgisi üzerinde, dünden bugüne uzanan yapısal ve organik bir ilişkinin varlığına, izleyicinin bilinçli olarak tanıklık yapmasından yana olmuş ve bu tanıklığa ışık tutacak nirengi noktalarını her zaman saklı tutmuştur. Heykel, onun için zaman ve mekândan bağımsız bir sanat nesnesi değil, aksine, zamanı ve mekânı belirleyici bir bellek tanıklığının sanat yapıtına dönüşmüş ifadesidir.
Böyle bakınca, farklı malzemelerden (oniks, serpantin, yeşil damarlı ya da Muğla ve Kemalpaşa beyazı mermer) ve bu malzemelerin anlatım biçimini öne çıkaran katkılarından hareketle oluşturduğu çalışmalarında, ana eksen diyebileceğimiz bir unsurun ağır basmış olması doğaldır. Hem anlatıma yönelik hem de anlatımın malzemeyle bağlaşık özelliklerine vurgu yapmaya yönelik bu tutum, kendine özgü bir iç mekân oluşturma iddiasının gerekçesidir aynı zamanda. Onun heykellerinden birini orta büyüklükte bir salona yerleştirdiğinizde, o salonla sıcak ve örgensel (organik) bir ilişkinin kendiliğinden kurulmuş olduğunu görürsünüz. Bunda, mermerle kurulan içtenlikli gönül bağının büyük payı var kuşkusuz.
Bir yıl önce gene aynı galeride (Kare) sergilediği işlerinden sonra, bu yeni çalışmaları için de değişmeyen ortak tema insandır. Ancak bu insan, kişisel anlatımı belli bir merkezde odaklandırma çabasına paralel olarak, üzerindeki girintili ve çıkıntılı formları, eğimli ve yumuşak çizgileri taşımakta kararlı soyut bir kütledir de aynı zamanda. Böylece heykel formunun vertikal konumu, salt insan kavramını düşündürmekle kalmaz, onun bedenini saran giysilere de dolaylı bir göndermede bulunur ve bu yaklaşımıyla, heykelin geleneksel işlevini modernize edilmiş kavramsallıkla bağdaştırmış olur. Yeni heykel çalışmalarında, daha geniş kaideler üzerine aktarılmış kütlesel insan formlarının, vertikal konumlu olanlar yanında yer alıyor olması, statik formu değişime uğratmanın bir göstergesi olarak alınabilir.
Doğaya gönderme
Tûba İnal'ın deniz tutkusunu öğrenince, heykellerindeki form dalgalanmasının ve çizgi sürekliliğinin nedenlerinden biri de ortaya çıkmış oldu. Mermer, bir anlamda açık hava ve doğaya da gönderme yapan bir malzemedir. Gün ışığına ve engin derinliğe tutkun olan bir sanatçının, mermer malzemede karar kılmış olmasından daha doğal ne olabilir? İnal, bu aşamada malzemeyi, hep ufkun ötesini gözlemlemeyi yaşamına yedirmiş bir sanatçı olarak, kendi yaşam tarzını dışa vuran kaçınılmaz bir nesne düzeyinde değerlendirmekte haklıdır. Ege'de (Adatepe) hem yaşamayı hem de üretmeyi seçmiş, böylece de yaşamıyla yapıtını dengeleme uğraşına girmiş biri için gereklidir de bu. ''Ölü sulardan düzlüklere inen'' Rimbaud gibi o da, doğa içinde yaşamanın kendisine kazandırdığı gözlem olanaklarından, ışıkla formu birleştirdiği heykellerinin huzur aşılayıcı atmosferine ulaşmaktadır.
(Sergi, 10 Ocak'a kadar görülebilir, Tel: 0212 240 44 48)
Haberi faydalı bulduysanız tek dokunuşla paylaşın.
Link kopyalandı. Instagram'da yapıştırıp paylaşabilirsiniz.
0 Yorum
Yorum Yap